Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Sosyal Hizmetlere Dair

0
1401

1917 yılında kurulan Himaye-i Etfal Cemiyetinin birikimleri üzerinden 1983 yılında 2828 sayılı yasa ile kurumsal kimliğini tamamlayan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) 03.06.2011 tarihinde çıkarılan 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılmıştır.

Bundan böyle SHÇEK yerine, yeni kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde çalışacak Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Özürlüve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü, Şehit Yakınları ve Gaziler Dairesi Başkanlığıolarak tanımlanan hizmet birimleri aracılığı ile hizmet verilecektir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü de kapatılarak yine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde çalışacak hizmet birimlerinden biri olarak tanımlanmıştır.

Bu kanun hükmünde kararname ile SHÇEK merkez teşkilatı tasfiye edilmiş, taşra teşkilatı da İl Özel İdarelerine bağlanmıştır. Sosyal Hizmet Emekçilerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların fikri alınmaksızın 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname[1] ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulduğu bu günlerde Sosyoloji Mezunları Derneği’nin sosyal hizmetlerin yapısına ilişkin yaklaşımını kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz. Bu paylaşım, 8-9 Nisan 2011 tarihlerinde Sosyoloji Mezunları Derneği, Maltepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği tarafından düzenlenmiş Sosyoloji Derneği, Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Sosyal Haklar Derneği, Adalet Sistemi Uzmanları Derneği ve Türk Psikologlar Derneği’nin katılımları ile gerçekleştirilen Sosyal Hizmetleri Yeniden Düşünmek: Sosyal Hizmet Örgütlenmesi, Mesleki Etik ve Eğitim başlıklı uluslararası konferans sırasındaki tartışmalara dayanarak kaleme alınmıştır.


  • ***Sosyal refah devletinin sorgulanan bir kurum haline gelmesi, emek ile sosyo-ekonomik güvence arasındaki bağların zayıflaması, günümüz toplumlarında hızla yaygınlaşan sosyal güvensizliği önemli bir sosyo-politik sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır. Geleceğin belirsizliği ve bu anlamda sosyal güvensizlik, toplumu oluşturan bireylerin ortak gelecek tahayyüllerinin zayıflamasına neden olmuş; bu durum sosyal güvenceden yoksun bireylerin, ekonomik, sosyal ve kültürel
    kaynaklara ulaşamaması sonucunda, toplum ile bağlarını hızla yitirmesine de neden olan çok boyutlu bir sosyal dışlanma sürecini tetiklemiştir. Sosyal güvensizlik, açıktır ki çalışan kesimlerin dışında, toplum içinde, en fazla kadınları, çocukları, yaşlıları ve engellileri sosyal dışlanma tehdidi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle sosyal hizmetler piyasacı/rekabetçi işletme yaklaşımına göre değil, 
    kamu yararına hizmet eden, dezavantajlı grupların sözünün ve beklentilerinin öne çıkarıldığı bir yaklaşım ve etik değerler çerçevesinde sunulmalıdır.


  • ***Sosyal hizmetler başvuru esasına dayalı olmaktan çıkarılmalı, kamusal hizmet etiği ve yasalarca güvence altına alınmış “hak” anlayışı bağlamında “yerindenlik ilkesinin” gerektirdiği gibi mahalle, okul, aile vb. temel birimlerden başlayarak 
    koruyucu, önleyici, destekleyici çalışmalar eşliğinde ve süreklilik esasına dayalı gerçekleştirilmelidir. Bu yeni kanun hükmünde kararnameyle kamu hizmetlerinin en temel etik ilkelerinin başında gelen “süreklilik” ilkesi terk
    edilmiş, dönemsel politikalar ve kurumsal olmayan yapılarla verilecek hizmet modelleri tanımlanarak sosyal hizmetler dönemsel projelerle 
    sürdürülebilir yoksulluk anlayışına hapsedilmiştir.


  • ***Dezanvantajlı grupların/mağdur tarafların sözünün ve haklarının iktidarlar karşısında ikincil konuma itildiği, görünmez
    kılındığı, dışlandığı, ihmal edildiği ya da iktidarların çeşitli denetim ve müdahalelerine karşı güçsüz kılındığı araştırma faaliyetlerine ve bu faaliyetler sonucunda elde edilen veriler ışığında hizmet alıcıların kendi kaderini tayin hakkını elinden alacak uygulamalara karşı tutum alınmalıdır. Uygulamaya konan kanun hükmünde kararnamede özellikle Merkez Teşkilatı’nda tanımlanan Bakanlık kadrolarının yapılan görev tanımları açıkça göstermiştir ki; hizmet alıcılar bu tür dış etkilere karşı açık hale getirilmiş, toplumda eşit hak sahibi bireyler olmaktan çıkartılarak marjinal araştırma nesneleri gibi
    tanımlanmışlardır.


  • ***Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın kapatılarak 
    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde çalışacak hizmet birimlerinden biri olarak tanımlanması, kadın-erkek eşitliğini sağlamakla görevli mekanizmaların ortadan kaldırılmasına neden olmakta ve bu uygulama kadının birey olarak değil yalnızca ailenin bir unsuru olarak konumlandırılması
    anlamına gelmektedir. Bu durum, kadına yönelik şiddetin bu kadar yaygın olduğu bir ülkede kadın mağduriyetlerinin artması riskini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda sosyal hizmetler muhafazakâr politikalar üzerinden kurulmamalı; 
    kadın başta olmak üzere dezanvantajlı gruplar/ mağdur taraflar aile dışında yok sayılmamalıdır.


  • ***Sosyal hizmet alanındaki birbiri ile çelişen yasal düzenlemelerin önüne geçecek kanuni düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Özellikle 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonrasında uygulamaya geçirilen düzenlemelerde bir muhatap sorunu göze çarpmaktadır. Yetkilerin ve hizmetlerin kim tarafından kime karşı sorumlu kılınarak
    yürütüleceği açıklanmadığı gibi özellikle İl Özel İdarelerine devredilen kuruluşların uygulayacağı mevzuatlarda kime karşı sorumlu olacakları hususu belirsiz bırakılmıştır; çünkü kuruluşlarda yürütülen hizmetler ile yeni dönemde Bakanlığın bünyesinde yürütülecek faaliyetler birbirinden ayrılmıştır. Bu durum 
    ikili yönetim anlayışını getirmiştir.


  • ***Farklı personel rejimlerine dayalı çalıştırıldığı için nitelik olarak eşit işleri yapan çalışanların eşit ücret almaması iş barışını bozmakta, meslekler arası çatışmayı körüklemektedir. Bu anlamda sosyal hizmetler alanında çalışan personelin
    güvenceli/kadrolu ve “eşit işe, eşit ücret” esasına uygun çalıştırılması gerekmektedir. Yeni dönemde bu durum daha da derin bir sorun haline getirilmiş, kadrolu personel arasında da merkez taşra ayrımı yapılmış ve özlük hakları da farklılaştırılmıştır. Özellikle İl Özel İdarelerine devredilen taşra teşkilatında “esnek istihdam” modeli, yeni dönemdeki istihdam şekli olarak tanımlanmıştır. Yıllardır SHÇEK emekçilerinin taşeronlaşmaya karşı yürüttükleri mücadele görmezden gelinmiş ve kadro talebi konusundaki hukuki kazanımları hiçe sayılmıştır.


  • ***Sosyal hizmet alanında uzmanlaşma oldukça önemlidir ve bu uzmanlaşma lisans eğitiminden itibaren sağlanmalı, hizmet içi eğitim programları ile desteklenmelidir. Bunun yanı sıra teori-pratik birlikteliğinin sağlanabilmesi için alanda çalışan profesyonellere eğitim süreçlerinde aktif rol tanımlanması ve saha deneyimlerinden akademik alanda faydalanılması gerekmektedir. Bu alanda hizmet verenlerin iş tanımları, meslek örgütleri ve akademisyenlerin ortak katkıları ile belirlenmelidir.


  • ***Sosyal hizmet sunulan kurumlarda çalışanların verecekleri hizmetler sınırlandırılarak, sosyal hizmetler herhangi bir kişinin hiçbir uzmanlık gerektirmeden yürütülebileceği bir iş haline getirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle 
    Sosyal Hizmet ve Rehabilitasyon Merkezleri (SHRM) olarak tanımlanan yeni hizmet modeline göre meslek elemanları olarak tanımlanan sosyolog, psikolog, sosyal çalışmacı/sosyal hizmet uzmanı, öğretmen, çocuk gelişim uzmanı v.b, bütün meslek gruplarının
    yurt, yuva, huzurevi, kadın sığınma evleri dahil olmak üzere bütün kuruluşlardan alınarak, 
    başvuru merkezlerindegörevlendirileceği personele ilan edilmiştir. Var olan bütün kuruluşlarda hiçbir uzmanlık aranmadan işe alınacak yeni kadroların alt yapıları hazırlanarak çocuklar, kadınlar, engelliler ve yaşlıların hiçbir mesleki formasyona sahip olmayan, herhangi bir üniversitenin dört veya iki yıllık bölümlerinden mezun personelin kişisel yeteneklerine terk edilmesine yönelik faaliyetler başlatılmıştır.


  • ***Sosyal hizmet alanında çalışanların iş alanları/yerleri çeşitli nedenler ile sık sık değiştirilmekte, bu durum hizmetlerin sürekliliği felsefesi ile taban tabana zıt bir durum oluşturmaktadır. Sosyal hizmet çalışanlarının çalışma alanlarının keyfi uygulamalar ile değiştirilmesine ve kuruluşlarda çalışan meslek elemanı sayısında kısıtlamalara gidilmesine karşı çıkılmalı; çalışanlara meslek ile bağlantılı kriz ve hastalık durumlarında süpervizyon sağlanmalıdır.


  • ***Sosyal hizmet alanında sorunların tespiti ve dezavantajlı kesimlere daha etkin bir şekilde ulaşabilmek amacı ile sosyal hizmet üreten kurum/kuruluşların yapılarında Araştırma – Geliştirme birimlerinin kurulması ve bu birimlerde sosyologların istihdam edilmesi sağlanmalıdır. Bu birimlerde kurumların ihtiyaçları doğrultusunda, nitel ve nicel araştırma yöntemlerini kullanarak, toplumsal sorun, durum ve ihtiyaçların tespit edilmesi; karar alma mekanizmalarındaki yetkililerin ihtiyaç duyduğu veriler eşliğinde kamusal hizmetlerin niteliğinin yükselmesi ve bu hizmetlere ihtiyaç duyan gruplara ulaşılması için planlama ve uygulamaya yönelik çalışmalarda bulunulması gerekmektedir.


  • ***Sosyal hizmetlerde hem hizmet alanlar hem de hizmet verenlerin karşılaştıkları hak kayıplarının izlenmesi amacı ile alanda çalışanlar, akademisyenler ve meslek örgütleri tarafından bir komisyon oluşturulması ve izleme raporlarının periyodik olarak kamuoyu ile paylaşılması gerekmektedir.

Bizler, Sosyoloji Mezunları Derneği olarak muhafazakâr ve hayırsever politikaları üreten/devam ettiren, çalışanların özlük haklarını korumayan, sosyal güvencesiz çalışma koşullarını devam ettiren yapılanmaların karşısındayız. Bu anlamda 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “sosyal hizmetler”in bir hak olmaktan tam anlamıyla çıkartıldığını, sosyal hizmetlerin kamu yararı gözetilerek; sürekli, önleyici, koruyucu ve çalışanlarının sosyal haklarını gözeten bir sosyal hizmet
politikasına dayandırılarak; konunun bütün muhataplarıyla, çalışanlar, meslek odaları, üniversiteler, sendikalar, sivil toplum ve kadın örgütleri ile birlikte yeniden yapılandırılması 
gerektiğini düşünüyoruz.

Bizce devlet sorumluluğu altında, “hak” kavramı etrafında geliştirilecek “sosyal politika” uygulamalarının dönemsel projelerle “sürdürülebilir yoksulluk” anlayışından kurtarılması zorunludur.

[1]
http://www.mevzuatlar.com/sy/resmiGazete/rga/11/06/0806110011m.htm