‘Sosyoloji bir meslek midir, bir bilimsel disiplin mi?’

0
998

SOSYOLOGLAR BİLE İŞSİZ KALIR –HATTA EN ÇOK ONLAR İŞSİZ KALIR-

YA DA… SOSYOLOJİ BİR DÖVÜŞ SPORUDUR’

 Sosyoloji bir meslek midir, bir bilimsel disiplin mi?’

 Bundan üç yıl önce, sosyoloji mezunlarının çeşitli sorunlarının çözümüne örgütlü bir biçimde katkıda bulunmak için bir dernek kurmak üzere bir araya geldiğimizde en çok tartıştığımız, aslında içinden de çıkamadığımız en önemli soru buydu. Doğrusu bu soruya verdiğimiz farklı cevaplar, daha doğrusu dernek faaliyetlerinde ağırlığın daha çok ne yönde olması gerektiği meselesi, aramızdaki en önemli kırılma noktasını da oluşturdu.

 Ama biz yine de kırılmadık ve yola devam ettik. Çünkü yola çıkınca gördük ki meğer sandığımızdan daha acil ve yakıcı bir soruna değinmişiz. Daha doğrusu, meğer bizim için yakıcı olan sorunlar, daha birçoklarımız için de öyle imiş.

 Ülkemizdeki sosyoloji eğitimi veren üniversitelerden her yıl yaklaşık 3000’e yakın öğrenci mezun oluyor. Şayet üniversitelerin sınırlı akademik pozisyonları veya devlet tarafından bugüne dek açılmış  ‘yüz küsûr’ kişilik sosyolog kadrosuna giremediyseniz aldığınız sosyoloji eğitimini bir kenara bırakıp başka alanlara yönelmek zorunda kalacaksınız demektir. Meselâ iyi bir öğretmen, iyi bir pazarlamacı ya da insan kaynakları uzmanı ve hatta (cidden) endüstri mühendislerini sollayıp iyi bir üretim planlama uzmanı olabilir; iş yerinizde kentleşme, suç, toplumsal cinsiyet, göç üzerine uzun uzun konuşabilirsiniz. O ‘yüz küsûr’ kişilik kadroya girebilen çoook şanslı azınlık içindeyseniz de size öyle bir muamele yapılır ki “herşeyi bilen eleman”la “bir hiç olan, hiçbir işe yaramaz eleman” arasında gidip gelirsiniz. Bu anlamda yöneticilerinizin vizyonları, dünya görüşleri (dolayısıyla da keyfiyetleri) doğrultusunda hem “boşta ne iş varsa yapacak biri” hem “ağzı laf yapar, kafası çalışır, üniversite mezunu eleman” olarak kullanılabilirsiniz (Ki aslında bu ikinci durumda da yine herhangi bir belirgin iş tanımı yoktur). Diyelim ki başka alana da yönelme imkânınız yok ya da çoook şanslı azınlık içinde değilsiniz –ki büyük çoğunluğumuz için durum bu- o zaman evde akrabalarınızı kentleşme, suç, toplumsal cinsiyet, göç ve –ironi tam da burada- işsizlik hakkında bilgilendirebilirsiniz.

Demek ki sosyoloji mezunu olmak bugün, ya işsiz olmak ya –yeteneğinin altında ve/veya dışında istihdam edilmek anlamında- gizli işsiz olmak anlamına gelmektedir. Yani: herhangi bir sosyoloji bölümünden mezun iseniz ‘her şey’ ya da ‘hiçbir şey’ olabilirsiniz; bir tek sosyolog olamazsınız.

 İşte bizim için yakıcı olan sorun buydu. Yola çıkınca, hızla ve şaşkınlık içinde kalabalıklaşırken veya birilerinin bize kendisine iş olanağı yaratıp yaratamayacığımızı kibarca soran e-postalarını buruk bir gülümseme ile okurken gördük ki bu sadece bizim sorunumuz değil, bir olgu imiş.

 Elbette bu deneyim, her şeyden önce örgütlenmenin anlamı üzerine önemli dersler içeriyor: Örgütlenmenin, apaçık ama pek az tecrübe edilebilen yararlarının yanı sıra; verilmiş yanıtlarla yola çıkan örgütlerle, sorularla, ama doğru biçimde formüle edilmiş sorularla yola çıkan örgütler arasındaki farka ilişkin dersler. Ve bunun ötesinde, aldığımız eğitimin içeriğine, yani sosyolojiye ilişkin dersler de içeriyor: Soru sormayı öğrenmenin erdemi üzerine dersler…

Öyle ise şimdi, başlangıçtaki sorumuzu bir adım daha ileri götürmenin zamanı: Acaba bugün yaşadığımız toplumda, sosyoloji mezunlarına, sosyologlara gerçekten ihtiyaç duyulmakta mıdır; yahut duyulmaması bir sorun teşkil eder mi? Yani bugün yaşadığımız toplumda, sosyologlar olmasa bir şey eksik, aksak, hatta yanlış olur mu?

Bizim cevabımız elbette ‘evet’. Ama sosyoloji mezunlarını temsil etmek iddiasında bir dernek olarak, bir fikrin gerekçelerini sunmamız gerektiğini elbette biliyoruz.

Bizim verdiğimiz cevabın kökenini sosyolojinin modern bir bilimsel disiplin olarak doğduğu çağda; disiplinimizin büyük kurucu atalarının, Durkheim, Marx ve Weber’in çağında; 19. yüzyılda  bulabiliriz. Kendilerinden öncekilerden, mesela İbn-i Haldun’dan farklı olarak, cevaplarını ilk kez dinsel referanslardan başka yerlerde arayan; bundan da önemlisi, sorularını ya da kutuplarını, bir toplumun nasıl olması gerektiğinden değil, nasıl olduğundan yola çıkarak formüle eden bu büyük ustalar, değişmekte olan bir toplumsal yapının, alkolizm, fuhuş, intihar ya da derin bir toplumsal eşitsizlik batağında boğulmak üzere olan sanayi toplumunun şafağında doğmuşlardı. Biz de, küreselleşme adı verilen bir çağda, derin değişimlerin çağında, mesleğimizi önemli görüyoruz (Türkiye’deki gibi, hantal mı etkin mi olduğuna bugün dahi karar veremediğimiz bir devlet bile, bizim gibi ‘yararsız’ sosyoloji öğrencilerine, ‘yüz küsûr’ kadro açmışsa, bu hakiki bir ihtiyacın olduğunu göstermekte değil midir?) .

Demek ki sosyoloji bir meslektir; hatta yararlı bir meslektir. Ancak kimse; hem devlet hem özel sektör, hem sosyoloji hocaları hem de bizzat sosyoloji mezunlarının kendileri, onun, neden yararlı olduğunu bilememektedir.

Garip bir durum…Ortada bir ihtiyaç ve bir yarar var; ama neden olduğu tespit edilemiyor. Belki de sosyolojinin ‘aşırı modern” olmasından…

Tıpkı hukuk gibi. Kafka’nın ‘Dava’sını hatırlamak her şeyi yerli yerine oturtmaya yetecektir. Orada da bir ‘yargılama’ ihtiyacı vardır; fakat nereden çıktığı bile belli değidir… 

Bizler, çok çeşitli konularda çok farklı şeyler okuduk ve kendimizi (belki istatistik ve kantitatif araştırma teknikleri haricinde) hiçbir somut & pratik beceri ya da net & olgusal bilgi edinmiş gibi hissetmiyoruz. Üstelik birazdan sayacağımız temel becerilerin de sosyoloji eğitimi veren tüm bölümlerde eşit oranda verilmediğinin de farkındayız. 

Ancak tüm bunlar, eğitimimizin bize hiçbir beceri kazandırmadığı anlamına gelmiyor: Okuduğumuzu anlamayı öğrendik; bir toplumsal konu üzerine düşünürken ya da onu araştırırken nereden başlayabileceğimizi, nasıl stratejilerle düşünmemiz gerektiğini ve hangi temel tartışmaları takip edebileceğimizi (bu anlamda bir “tarafsız bakışı” nasıl geliştirebileceğimizi) öğrendik.  Bizi, kendi toplumsal sorunları hakkında  sıklıkla konuşan insanlardan ayıran en önemli beceriler, o konulara odaklanmamız, onu belli ve belirli bir eğitim sonucu öğrenilen yöntemlerle ele almamız; bu yöntemlerle veri toplayabilmemiz ve daha önceki çalışmalara başvurabilmemizdir  En önemlisi de meselelere genel geçer bakışın dışında farklı bir açıdan bakabilmemiz ve eleştirel olabilmemizdir.

 Bunların hepsi çok kıymetli beceriler ve böylesi bir “kuşbakışı” perspektif bize herşeyin fazlasıyla uzmanlaştığı ve pratik yarara indirgendiği bir dünyada son derece anlamlı görünüyor.

 Ve bizler tam da bu yüzden bir mesleği temsil ettiğimizi ve (bugün olduğu gibi) ihtiyaçlar bastırdığında ‘eleştirel’ bir bilimsel disiplinle, ‘pratik’ bir meslek arasındaki  mesafenin kapanacağını düşünüyoruz; en başında sorduğumuz sorunun iki uçlululuğunun, hayatın dayatmalarıyla anlamsızlaşacağını umuyoruz.

Tıpkı hukuk gibi… Kim tüm avukat ve hakimlerin, bütün yasaları ezbere bildiğini sanır ki? Onlar sadece belli bakış açılarını, insanlar arasındaki ihtilafların nasıl çözüleceğine ilişkin bakış açılarını öğrenmiş değiller midir?

 Nasıl hukuk tarihin belli bir anında, belli bir meslek olarak doğmuş ise sosyoloji de ona ihtiyaç duyulan bir anda önem kazanacaktır (Ve nasıl iyi ve kötü hukukçular, iyi ve kötü hukuk fakülteleri varsa, iyi ve kötü sosyologlar ve iyi ve köyü sosoyoloji bölümleri de vardır ve olacaktır.)

Dolayısıyla (altını çizerek söylemeliyiz) modern bir meslek, ne belli becerileri ne de kuralların ne olduğunu öğretmez, yordamları öğretir. Sosyoloji bu anlamda bir meslektir.

Ama rahatsız edici bir meslektir. Çünkü bilinen ve ortak kabul edilen gerçeklerin ötesine taşar; diyelim ki aile içi şiddetin ‘ailenin kutsal olduğu’nu binbirinci değişik şekilde söylemekle çözülemeyeceğini bilir. Hatta bir adım öteye gider ve ‘kutsal aile’ dediğimiz her anda, o şiddetin üretilmesine katkıda bulunulduğunu bilir (ama ailenin, bireyin içinde yeşerebileceği tek gerçek ‘yuva’ olduğunun da farkındadır).

Bu sebeple sosyoloji bir ara alandır ve zordur. Düzen de onu, gerçekten ihtiyaç duymadığı sürece kabul etmez (kim başsında sürekli vızıldayan at sineklerini ister?).

Bu sebeple, (başlangıçtaki sorumuzun yanıtı için) Sosyal Hizmetler ve benzeri alanlarda sosyolojiyi uygulayan arkadaşlarımızdan öğreneceğimiz çok şey var. Hatta bir meslek olarak sosyolojinin, yolunu nasıl çizebileceğinin yanıtı bu arkadaşlarımızda. Ama onların da akademik sosyolojiden öğrenebilecekleri çok şey var. Çünkü aslında sosyolojinin bir meslek olarak tanımlandığı ilk an değil bu, ikinci dünya savaşı sonrasında da rasyonel bir toplum kurmak için sosyologlardan yararlanılmıştı ve bu eğilimi kıran, akademiden sorulan  kışkırtıcı sorular oldu.

Ama bir disiplin yeniden ve bir meslek olarak tanımlanıyorsa, o mesleğe yeniden ihtiyaç duyuluyorsa, mesleğini farklı bir açıdan tanımlamak isteyen, ne teknokrat ne de sadece ‘bilimsel’ olmak isteyen sosyologlara çok iş düşüyor demektir.

Bizler, sosyolojinin, meselâ sosyal hizmet uzmanları veya psikolojik danışmanların alanlarından farklı ve anlamlı bir yerde durduğuna inanan; tüm işsizlik baskısına rağmen ‘ne iş olsa yapmaya hazır’ olmayan sosyologlarız. İşsizlik yüzünden, bir meslek ve bir bilim arasında kalmak istemeyen; eksenini korumak isteyen sosyologlar…

 Büyük değil, aksine küçük bir örgütüz. Ama herhalde doğru sorularla yola çıktık. Ve büyük Bourdieu’nün, bir akademisyen olarak meslekî yaşamından birkaç günü anlatan belgeselin ilham verdiği yollardan geçtik, geçiyoruz. Godot’yu  beklemedik; ama o geçerken, bize şöyle dedi: ‘Sosyoloji, bir dövüş sporudur.’

Tülin Ural

Yıldız Teknik Üniversitesi-

not:Makale 2008 yılına aittir